Sadem Hangi Dilde?
Bazen bir kelime, bir cümle, bir ses, tüm dünyayı değiştirebilir. Kayseri’nin sakin sokaklarında yürürken, aklımda bir soru takılı kaldı: “Sadem hangi dilde?” Hiç beklemediğim bir anda, yaşadığım duyguların anlamını bulmaya çalışırken kendimi, aniden bir yabancı dilde hissettim. Belki de hayat, tüm bu karışıklıklarla, bu sorularla bize bir şeyler öğretmek istiyordur. Belki de dil, ne kadar doğru konuşursak konuşalım, aslında yetersiz kalıyordur. Bunu anlamaya başladım o gün, bir sabah. Ama gelin, size bu duygulara nasıl kapıldığımı anlatayım.
Bir Akşam Üzerine
O gün, Kayseri’deki soğuk akşamlardan biriydi. Üzerimde kalın bir kaban vardı ama yine de içim soğuktu. Hava, biraz kasvetliydi, şehre ilk kar düşmüş, her şey beyaza bürünmüştü. Yanımda Sadem vardı, gülümseyerek bana bakıyordu. “Bugün ne yapacağız?” diye sordu. Kendimi biraz kaybolmuş hissediyordum, içimde bir boşluk vardı. Ama o an, ona bakarken, gözlerinde bir şeyler buldum. Ne kadar da farklıydı… Ve işte tam o an, “Sadem hangi dilde?” sorusu, içimde yankı yapmaya başladı.
Konuşmalarımızda Duyduğum Eksiklik
O gülümseyiş, o anki sakinlik her şeyi değiştirmişti. Ama sonra, Sadem’le konuşurken, aramızda hep bir mesafe vardı. Bunu açıkça görememiştim, ama o gün, her şey farklıydı. Birçok şeyin anlamsızlaştığını fark ettim. Şehirde yürürken, gözlerim her şeyin üzerinde geziniyor, ama sanki bir eksiklik vardı. Aramızda paylaştığımız bir dil yoktu, tam olarak birbirimizi anlayamıyorduk. “Neden bu kadar uzak hissediyorum?” diye içimden geçirdim. O an, bu kadar yakın olduğumuz halde, birbirimizi tam anlamamanın derin bir acı verdiğini fark ettim.
Birlikte geçen yıllar, konuşmalar, paylaşılan anlar… Ama içimde bir şey vardı, kelimelere dökemediğim. Sadece “Sadem” diyordum, ama o sözcükler arasında bir boşluk vardı. Gerçekten bu kelimelerle ne anlatabiliyorduk birbirimize? Onunla her şey güzelken, sanki dil yetersiz kalıyordu. “Sadem hangi dilde?” diye sordum, ama buna kendim bile tam olarak cevap veremedim. Belki de bazen, insanlar en yakın olduklarında bile birbirlerine ulaşmakta zorlanıyordur. O an, tam da bunun farkına vardım.
Bir Duygu Arayışı
Gecenin ilerleyen saatlerinde, evin karanlık köşelerinden birinde yalnız başıma otururken, duygularımı yazıya dökmeye başladım. O yazılarla içimi dökmek, bir tür rahatlama gibi geliyordu. Ama yine de içimdeki eksikliği tam olarak nasıl ifade edeceğimi bilemiyordum. Çünkü dil, bazen duygulara yetmezdi. Yazmak, içimi dökmek çok farklıydı, ama o an, bana gerçek anlamda huzur veren tek şey, duygularımı anladığım bir dilde kendimi ifade edebilmekti.
Her zaman yazı yazarken, kelimeler bir araya gelir, her şey anlam bulurdu. Ama o gece, bir türlü o anlamı bulamıyordum. Yine de Sadem’in bana söylediği birkaç kelime aklımdan çıkmıyordu. “Bazen, anlamadığımız şeyler bile bizden bir parça olur.” Belki de bu söz, dilin sınırlarını aşmanın bir yoluydu. Sadece kelimelerle değil, gözlerle, bakışlarla ve kalbimizle konuşabilirdik. İçimdeki o boşluk, dilin ötesinde bir şey arıyordu. Bunu ancak hissetmek, ruhumla anlamak mümkün oluyordu.
Bir Dil Olmalı, Ama Hangi Dil?
Ertesi gün, aynı soruyla uyandım: “Sadem hangi dilde?” Bazen, kelimeler yeterli olamayabiliyor. İnsanlar, sadece söyledikleriyle değil, aynı zamanda hissettikleriyle anlaşılmalı. O gün fark ettim ki, belki de dil, her zaman sadece kelimelerden ibaret değildir. Sadece doğru zamanlarda doğru duyguyu anlamak gerekirdi. İçimizdeki o sessiz dil, aslında her şeyin anlamını taşır. Bunu, o kadar derin bir şekilde hissettim ki, Sadem’in bir bakışı, bazen söylediği tek bir kelimeden çok daha fazlasını anlatıyordu.
O an, bir insanın, bir kelimenin anlamını değil, ruhunu anlamamız gerektiğini fark ettim. Sadece bir dil, bir kelime, bazen bir bakış yeterli olabiliyor. Sadem’in bana bakışındaki anlamı keşfettiğimde, “Sadem hangi dilde?” sorusunun aslında cevapsız kalmadığını, sadece bambaşka bir dilde ifade edilmesi gerektiğini anladım. Çünkü hisler, kelimelerle değil, içimizdeki derin anlamlarla konuşur. O dilin ne olduğunu, belki de zamanla hep birlikte öğreneceğiz.